zm_ndd

Cuma

uyuyan kişi, saatlerin akışından, yılların ve dünyaların sıralanmasından oluşan bir halkayla çevrelenmiştir. uyanırken içgüdüsel olarak bunlara başvurup yeryüzünün hangi noktasında olduğunu, uykuya daldığından beri ne kadar zaman geçmiş olduğunu bir çırpıda okuyuverir; ne var ki sıralamalarda karışıklıklar, kopukluklar olması mümkündür. gece uykusuzluk çekip sabaha karşı, alışılmışın çok dışında bir pozisyonda,elinde kitabıyla uyuyakalmışsa mesela havada kalmış olan kolu güneşi durdurup geriletmeye yeter, uyandığı anda saati bilemez, az önce yattığını zanneder. daha da ters ve farklı bir konumda, mesela akşam yemeginden sonra bir koltukta oturur halde uyuklarsa, o zaman yörüngesinden çıkan dünyalar iyice allak bullak olacak, sihirli koltuk zamanda ve uzayda son sürat dolaştıracaktır kendisini; gözlerini açtığı an, birkaç ay önce, başka bir ülkede yatmış olduğunu zannedecektir. M. Proust, swann'ların tarafı

Etiketler: , ,

Perşembe

hay bin yakzan

yakzan(uyanık) oğlu hay(diri)

" göğün ve gök cisimlerinin bana bakan yanlarının sonlu olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak bir açıklıkla görüyorum. kuşku duyduğum karşıt yönlerinin sonsuza değin uzaması da imkânsız ve saçmadır. bunu anlamak için göğün duyumsadığım sonlu yönünden başlamak üzere diğer yönde sonsuzca uzayan iki çizgi varsayalım. bu çizgilerin birisinden belirli bir parçayı keserek çıkaralım. sonra, bir parçasını çıkardığımız çizginin ucunu diğerinin ucuyla çakıştırarak sonsuz sanılan yönde izleyelim. eğer o yön gerçekten sonsuz ise birisi eksik, diğeri tamam iki çizginin sonsuzca uzaması gerekir. yani eksik çizginin diğerine eşit olması gerekir. bu ise saçmadır, akıl dışıdır.
eğer eksik çizgi sonsuza değin sürmez, bir yerde sona ererse, sonlu demektir. öyleyse kendisinden parça çıkarılmayan diğer çizgi de bir süre sonra sona erecek, dolayısıyla o da sonlu olacaktır."

ibn tufeyl'in, varoluşuna dair iki varsayımla sunduğu hay bin yakzan'ın hikâyesinden. ki o varsayımların ilkinde iddia hay'ın ıssız bir adada kendi kendine türediğini söyler-iddia dayanaklarıyla beraber sunulmuştur elbet- ikinci varsayımda ise hay, yasak bir aşk/evliliğin meyvesi olarak dünyaya gelmiş ve musa misali sulara bırakılmıştır allah'a emanet edilerek. fakat iki varsayımın da hay'ı yaşattığı mekan aynıdır: ıssız ada. (akıllara ya lost ya da robinson gelmiştir belki, belirteyim araştırmacılar/yazarlarda oluşan genel kanı defoe'nun hay bin yakzan'dan fena hâlde esinlendiği yönünde).
batı robinsonad edebiyatının da babası sayılan ve farklı isimlerce birkaç kez kaleme alınmış hay bin yakzan'ı tufeyli 12. yüzyılda yazmış ve 14. yüzyılda İbraniceye, 15. yüzyılda latinceye çevrilmiş. daha geriye gidersek, hay bin yakzan'a da 9. yüzyılda arapçaya çevrilmiş olan ve farklı versiyonları bulunan salaman ve absal adlı yunan meseli kaynaklık etmiş.
insanın kendi başına, sadece düşünüp gözlemleyerek "insan-ı kamil" aşamasına gelebileceğini, felsefe ve din arasında tam bir uyum sözkonusu olduğunu ve yüce gerçekliklere ulaşmanın bireyselliğini ortaya koymayı amaçlayan hay bin yakzan, dilimize 1923'te mihrab dergisinde, babanzade reşid tarafından yapılmış bir çeviriyle gelmiş. 800 yıl sonra.

hay bin yakzan,
yapı kredi yayınları,
1997.

Etiketler: , ,

masalın da yırtılıverdiği yer

bilge karasu

"Kedilere benzeyebileydik keşke. öyle diyesim geliyor sık
sık, bu son yıllarda.
Yaşadıkları anın iyicene farkındalar gibi. Bir şey bekliyorlarsa
bir deliğin başında, onları oyalayıp
oradan uzaklaştırmak pek güç. Bildikleri bir yerde bildikleri bir iş görülürken, her gün seyrettikleri, kendilerince katıldıkları (anlayamadığımız, bakarak da bir işe katılınabildiğidir) o işe sanki ilk kez bakacaklarmış gibi, uyuklamakta oldukları
yerden kalkmağa üşenmeden, gidip seyrederler yapılanları...
Uykularının hangi katındalarsa, o katın uykusunu yaşarlar.
Bizlerse uydurduğumuz bir zamanla övünürken, her işimizi, her sözümüzü o zamanın akışı içinde ötede, ileride, gelecekte varılacak, bir noktaya varmak üzere yapılıyor ya da söyleniyor görürken, yapmakta, söylemekte olduğumuz şeyi unutuveriyoruz. Bir ereğe yönelerek, bir erek düşüne kapılarak giderken, sonraları -biz göçtükten sonra- yaşamımız, daha da ileri vararak, yazgımız adı verilecek bir dizi anın her birinin biricikliğini, değiştirilemezliğini. yerine konmazlığını şuncacık olsun farketmiyoruz. (Bu yaşamın bölük pörçük birkaç anısı bir iki yakınımızın belleğinde kalabilir ya, bunların bir süreklilik, bir anlamlılık taşımış olabileceklerini bilebilecek tek kişi -kendimiz- yokluğa karışmış gitmiştir artık). «Farketmiyoruz» dedim, meğer ki gerçekten sonumuza yaklaşmış olalım. Yanılmıyorsam, kimimiz (yolun oralarında) anlayıp öğreniyor kimi şeyi: Susup dinlemeği örneğin... Yaptığı, gördüğü, işittiği her şeyin ağırlığını bir yerlerinde duymağı; bir çocuk gülüşünün, bir güneş sızıntısının, bir gözyaşının avuçtaki yuvarlaklığını, ferahlatıcı serinliğini, sayısızlığını ya da sayıya gelmezliğini; mutluluğun, acıyı, sevinci art arda, ayırım yapmaksızın yaşamak olabileceğini... Hele biraz yaşlanılmışsa, görülen, işitilen, tadılan her şeye, geçmiş yaşantıların da gelip desteklik, yastıklık edebileceğini...
kedi sever gibi sevmemeliyiz sevdiklerimizi."

Etiketler: ,

Salı


gerhard köpf-borges yok

Etiketler: ,


borges yok-gerhard k�pf

Etiketler: ,

r


i


l


k


e

nin sanat insan ve adalar uzerine dokturusu var bir de. kitapliga girdiginden beri (3,5 yildir) pek ciddiye almayip da gecenlerde ustunkoru bakmak icin elime aldigimda "aaa, iyiymis ya" dedirten "sanat ustune" denemeleri..

siiriyle bir kiyaslama yapmak yersiz ama en az siiri kadar iyi rilke'nin duzyazilari.
ozellikle, malte laurids brigge'nin notlari. belki okudugum donemde fazlasiyla kendimi buldugum icin cok etkilemisti beni. fakat gercekten de cok dokunakli, gercekten "dokunabilen"; dokunmakla dokumak arasinda duran; ayni zamanda dokunulmaktan rahatsizlik duyurmayan bir dokusu var yazdiklarinin.

"sanat ustune" cem yayinevi tarafindan basilmis. kamuran sipal cevirmis. kitap 157 sayfa, 18 deneme iceriyor. oldukca koyu bir yesil renge sahip ve bu renk itici gelip sizi kitaptan sogutabiliyor. bir de benimkinin arka kapagi kirilmis. uzerindeki
tarih, 21 mart 2002.

Etiketler: ,

Cumartesi

zaman üzerine


norbert elias

bir sosyolog olan elias'ın zaman incelemesi olarak nitelenebilecek kitabı.. kitap, zaman kavramı ile ilgilenenler için önereceğim başlıca kitaplardan. daha önce "zaman kavramı" adlı kitaptan bahsetmiş, alıntılar yapmıştım. augistunus, heidegger ve aristo'nun zaman üzerine düşüncelerini içeren, imge yayınları'ndan çıkmış bir kitap..

bir toplumbilimci gözüyle zaman.. aslında herşey çok basit ama yine de algılamakta güçlük çekiyoruz zamanı. elias, basit bir şekilde anlatmış. yine de hala kimse birşey söyleyemiyor zaman için..

“zaman” ifadesi, iki ya da daha fazla, sürekli hareket halindeki olaylar içindeki dilimlerin başlangıç ve bitiş pozisyonlarını ya da bu pozisyonlar arasındaki süreleri birbirleriyle ilişkilendirme an­lamına gelir. Bu ilişki, iletişimsel özellik taşıyan sosyal bir sembol olan "zaman" kavramında ifadesini bulur. Bu kavram belli hir toplumun çerçevesi içinde yaşanabilen, yaşantımızda yer alan, ama duyularla algılanamayan bir imgeyi, yani insanların belleğinde yer alan bir imgeyi, ses dediğimiz algılanabilir bir kalıp halinde, [z/a/ m/a/n], insandan insana taşıyabilir.
Eski bilgi teorisinin alışkanlıkları doğrultusunda burada şöyle bir düşünce ortaya çıkabilir: Demek ki, "zaman", tek insanın kur­duğu bir ilişkidir ve tek tek insanların dışında olgusallığı yoktur, var olamaz. Bu eksik çıkarsamanın nedenlerinden, daha doğrusu zaaf kaynaklarından biri, bu düşüncede, bilginin öznesi olarak bir toplumun değil de bir insanın anlaşılmasıdır. Bu bir zaaftır, zira tek kişi, "zaman" kavramını kendi yetenek ve gücüyle keşfetmiş değildir. İnsan zamanı, gerek bir kavram olarak gerekse de bu kavramla kopmaz bir birlik oluşturan bir sosyal kurum olarak çocukluğundan başlayarak öğrenir. Zamanın kavram ve kurum olarak var olduğu bir toplumda, "zaman" kavramı, felsefecilerin zihninde oluşmuş ve karşımıza felsefe kitaplarında çıkan bir düşünme enstrümanı de­ğildir. Böyle toplumlarda yetişen herkes, "zamanı" oldukça erken yaşlarda, sosyal bir kurum olarak tanır ve öğrenir. Çok geçmeden de onu bir dış zorlama, insanın dışından dayatan ikinci bir doğa olarak hissetmeye başlar.
...
Zaman belirlemenin, in­sanlar için ne gibi işlevler taşıdığı söylenebilir. Toplumsal gelişmenin seyri içinde bu işlevlerin hangi bakımlardan değişime uğradıkları da ortaya konabilir. Bu değişimler, dönerek zaman be­lirlemenin biçimine ve yollarına etkir; aynı zamanda bu amaca hiz­met eden araç ve enstrümanlar da değişir. Oysa zamanın ontolojik statüsü, varlıklar arasındaki yeri, bugün hâlâ açıklanabilmiş de­ğildir. Zaman üzerinde kafa yorarız; ama karşımızda ne türden bir şeyin bulunduğunu doğru dürüst bilmeyiz. Zaman, bir doğa nes­nesi midir? Doğa olaylarının bir parçası mıdır? Yoksa bir kültür objesi midir? Yoksa, zaman sözcüğünün dilbilgisel tanımda bir isim olması, onun bir nesne olduğu yanılsamasını mı yaratmak­tadır? Saatlerin zamanı gösterdiklerini söylediğimizde, aslında onlar neyi göstermektedir?

Zaman Üzerine,
Norbert Elias
Ayrıntı Yayınları, 2000

Etiketler: ,