zm_ndd

Cuma

disk - borges


"Kaygıyla, parmak uçlarımı ayasına dokundurdum. Soğuk bir şey duydum ve sanki zayıf bir ışıltı gördüm. Elini aniden kapattı. Bir şey söylemedim. Bir çocukla konuşurmuşçasına sözünü sürdürdü:

- Bu, Odin'in diski, dedi. Yalnız tek yüzü var. Yeryüzünde tek yüzü olan başka hiçbir şey yok. Elimde olduğu sürece kral olacağım."

Etiketler:

Perşembe

Sinderella Saati

gökhan özcan


"önce herşey vardı ve kimse yoktu.

kulenin saati ilan etti son verilere göre gerçek zamanı, adam aynı saati yakaladı ve saatini ayarladı, ondan farkı olsun istemiyordu, bildiği senkronik bir aldatmacaydı dolanan.

yağmuru ve geceleri ve yağmurlu geceleri sevmiyordu adam."

tamamı

Etiketler: ,

Çarşamba

bir sait faik öyküsü ve ankara'da yılın ilk karı


öyle bir hikâye>mahalle kahvesi>kış akşamı, maşa ve sandalye

Etiketler: ,

Cumartesi

şişede bulunan not



poe'nun bu öyküsünü ilk okuduğumda, gözlerimin önüne gelen sahnenin kahramanı odiseus'tu. gemi ise, arkadaşlarını toplayıp insanoğlunun bilgiye ulaşmak için varolduğuna benzer birşeyler söyleyerek bilinmez güney yarım küreye ulaşmak amacıyla bindikleri gemiydi. ancak, hedefe ulaştıklarında, dante'nin Araf olduğunu söylediği dağı görmeleriyle beraber, ortaya çıkan kasırga teknelerini sulara gömer.

"Gemi ve içindeki her şeyi yaşlılığın ruhu bürümüş. Tayfa geçmişe gömülü yüzyılların hayaletleri gibi öne arkaya süzülüyor. Gözlerinde hevesli ve rahat­sız bir ifade var; ve parmakları savaş fenerlerinin vahşi ışığında bana dokunun­ca içimi benzersiz bir his kaplıyor, her ne kadar yaşamım boyunca antikacılık yapmış ve Balbec, Tadmore ve Persepolis'teki yıkılmış sütunların gölgelerini, ruhum bir harabeye dönüşene dek içmiş olsam da.
Etrafıma bakınca ilk korkularımdan utanıyorum. Daha önceki fırtına beni tepeden tırnağa titrettiyse, rüzgârla okyanusun savaşı karşısında, ki kasırga ve samyeli gibi kelimeler hakkında bir fikir vermekte yetersiz kalır, dehşetle donakalmaz mıyım? Geminin civarı sonsuz gecenin karanlığıyla ve bir köpüksü sular keşmekeşiyle çevrili; ama her iki tarafımızda yaklaşık birer fersahlık mesafede ara sıra hayal meyal, boş göğe evrenin surları gibi yükselen devasa buz duvarlar görüyorum."

öykünün tamamı

Etiketler:

Perşembe

Borges ile Düşde

ferit edgü
"Mutfağa gittim. Çaydanlığa su koydum. Kaynattım. Fincanın içine bir parça tarçın kabuğu ile şeker koydum, getirdim.
Fincanı eline verdiğimde, Borges,
Ne kadar çabuk, dedi. Her şey ne kadar çabuk, gözler gör­mediğinde.
Fincanı, dudaklarından önce, burnuna götürdü. Derin bir so­luk aldı: Ne güzel bir koku. Biliyor musunuz, düşlediğinize göre kuşkusuz biliyor olmalısınız, göz görmediğinde, burun kokuyu daha iyi alıyor.
Hayır, bilmiyordum, dedim. Ayrıca, göz görmediğinde, za­man da geçmez gibime gelirdi, dedim.
Demek insandan insana değişiyor, dedi. Her şey gibi. Ama zaman, körler için de, görenler için de aynıdır sanırım, yanılıyor muyum? (Bir an durdu. Sonra:) Çünkü zaman görülmez.
Küçülmüş, ufacık olmuş, dağılmıştım.
İyi ki gözleri görmüyor, dedim kendi kendime.
Ve, gözleri görmeyen bu adamı orada bırakıp, ayaklarımın ucuna basa basa kaçmayı düşündüm. "

öykünün tamamı

Etiketler:

Salı

saatin hep 12'yi gösterdiği bir dehlizde ışığı ararken, ışığı tamamen yitiren bir adamın öyküsü. bir mısra vardı, şairini şuan hatırlamadığım: "Tanrım alışma ile cezalandırma beni" gibi bir şeydi. belki de tıpkı böyleydi. bu öykü de alışmaya dair aslında ve belki de alışmanın kimi zaman insan hayatında bir cezaya dönüşmesinin örneği..

"Yoruldu bir ara, saatine baktı, on ikiyi gösteriyordu. Öğle vakti çoktan geçmişti bu yola girdiğinde. Gece yarısı olamazdı, o kadar da yürümemişti. Hem ileride, çok ileride, gene cansız bir ışıma belirir gibiydi. Ayna da olsa, gene gün ışığını yansıtıyordur, diye düşündü. Ama yürüyecek hali yoktu. Oturdu. Taban soğuk değildi burada. Hava da ılık gibiydi.
Silkinerek uyandı. Biri dürtmüş gibi. Bakındı. Uykunun karanlığından sonra ortalık daha bile seçilir olmuştu Saatine baktı. Hâlâ on ikiyi gösteriyordu ama işliyordu Kurmağa kalktı. Kurgusu bitmek şöyle dursun, yeni kurulmuş gibiydi. Kalktı, yürümeğe başladı."
bilge karasu,
göçmüş kediler bahçesi,
"dehlizde giden adam"

Etiketler: ,

Pazar


ursula k. leGuin'den zaman üzerine etkileyici bir kurgu..

Zaman Azlığı Sorununa İlişkin Bazı Yaklaşımlar

Minnacık Delik Teorisi

Lick Rasathanesi'nden James Osbold tarafından öne sürülen bu hi­potez son derece kapsamlı olmasına rağmen soruna pratik çözüm­ler bulmaya çalışan kurumlar açısından bazı güçlükler doğurmakta­dır. Dr. Osbold'un teorisi matematiksel formüllerden arındırıldığında, kabaca uzam-zaman süreminde bir düzensizlik olduğunun varsayılması olarak tanımlanabilir. Düzensizliğin nedeni, gerçekliğin tek bir küçük ayrıntıda bile olsa, Genel Görelilik Teorisi'nin şartlarına uyum gösterememesidir. Evrenin yapısı üzerindeki etkisi ise lokal bir akış bozukluğu, yani süremde bir delik olmaktadır.
Bu delik Osbold'un hesaplarına göre tamamen uzamsı bir deliktir. Asıl tehlike bu uzamsallıkta yatmaktadır, zira süremde bu şekilde oluşan dengesizlik, kosmosun zamansı yönünde buna denk düşen bir akışa yol açmaktadır. Başka bir deyişle zaman bu delikten kaçıp gitmektedir. Bu, muhtemelen evrenin ortaya çıkışından beri, yani 12 ile 15 milyar yıldır sürmektedir, ne var ki sızıntının dikkate değer boyutlar kazanması oldukça yenidir.
Bu teoriyi ortaya atan kişi bu konuda kötümser değildir, düzensizlik süremin zamansı yönünde olsaydı sonuçların daha da vahim olacağını belirtmektedir. Bu durumda uzamın her seferinde bir boyuttan kaçması söz konusu olabilirdi ki bu, tarifsiz rahatsızlık ve kargaşa doğururdu. Yine de Osbold şunları söylemektedir: "Bu du­rumda hiç olmazsa bunun için bir şeyler yapmaya yetecek zamanı­mız olurdu."
Teori şurada ya da burada, ama mutlaka bir yerde bir delik ol­duğunu varsaydığı için Lick Rasathanesi ve Avustralya'daki iki ra­sathane işbirliği yaparak bu nokta/kertenin yerini saptamaya yar­dım edebilecek kızıl kuşaktaki lokal farklılıkları bulmak amacıyla ortak bir araştırma başlatmışlardır. "Bu çok küçük bir delik olabi­lir" demektedir Osbold. "Minnacık bir delik. Ciddi bir hasar ver­mesi için çok geniş olması gerekmez. Ama etkileri burada, Yeryü­zünde böylesine belirgin olduğuna göre Andromeda Galaksisi'nin ötesine gitmeden onu bulabiliriz sanıyorum. Ve yerini belirledikten sonra da Hollandalı bir çocuk bulduk muydu, bu iş tamam.”

Biyolojik Olarak Çözünemeyen An

Zaman azlığı sorununa ilişkin tamamen farklı bir açıklama da Interco Development Corporation'a bağlı bir araştırma ekibi tarafından ileri sürülmüştür. Bu yaklaşım, içten yanmalı motorların ekoloji ve etolojisi alanında uluslararası düzeyde tanınmış bir otorite
olan N.T. Chaudhuri tarafından sunulduğu şekliyle kozmolojik olmaktan çok kimyasaldır. Chaudhuri, tam yanmamış Petrollü yakıt isinin belli koşullarda -yaygın anksiyete bunu doğuran başlıca etkenlerden biridir - zaman ile kimyasal bir bağlantı oluşturarak tıpkı nükleer etkilerin bazı serbest atomları moleküllerine "bağlaması" gibi onları "bağladığını" kanıtlamıştır. Bu süreç, zaman-billurlaşması ya da (akut anksiyete durumunda) zaman-telaşesi olarak adlandırılmaktadır. Sonuçta ortaya çıkan anların yoğunlaşmış düzenlenişi "önceden var olan rastlantısal bir "şimdilik"ten çok daha düzenlidir. Fakat maalesef bu entropi azalışının bedeli yaşam desteklerinin büyük ölçüde azalışı olmaktadır. Gerçekte petrol/zaman alaşımı hiçbir yaşam biçimiyle, hatta sanıldığının tersine anaerobik bakterilerle bile kesinlikle uyuşmamaktadır.
Demek ki mevcut tehlike, ekip elemanlarından F. Gonzales Park'ın deyimiyle serbest zamanımızın, daha uygun bir ifadeyle radikal zamanın büyük bir kısmının bu toksinli alaşım tarafından emilmesin olmaktadır (Park, buna petropsikotoksin ya da PPST adını vermektedir). Sonuç olarak ABD Hükümeti'nin birçok mağara, bataklık, delik, okyanusta ve arka bahçelerde yığdığı veya depoladığı PPST rezervlerinin ortaya çıkarılıp alaşımın parçalanarak serbest zamansal radikallerin ortaya çıkarılması zorunlu olmaktadır. Senatör Helms ve bazı Güneşkuşağı Demokratları buna şimdiden karşı çıkmışlardır. PPST'den zaman damıtma sürecinin tehlikeli olduğu da kesindir. Zira bu, o kadar çok oksijen gerektirmektedir ki aynı ekibin bir başka üyesi O. Heiko'nun da belirttiği gibi sonuçta bol bol serbest zaman bulsak bile bu kez havasız kalma ihtimali söz konusudur.
Zamanın petrol kuyularından bile daha hızlı tükendiğini hisseden Heiko da bir "kemer sıkma" politikası önermektedir. Bunun için ilk olarak ses hızının üstündeki uçuşların yasaklanması ve sonra da sırasıyla pervaneli uçaklar, yarış arabaları, standart arabalar, gemiler, sürat motorları, vs. üzerinde çalışılması, hatta gerekirse tüm petrolle çalışan taşıtların ortadan kaldırılması gerekmektedir. Burada esas olan, standart hızdır. Zira, petrol-yakıtlı taşıtın hızı arttıkça sürücü ve yolcuların bilinçli ya da bilinçaltı anksiyetesi yoğunlaşmakta ve zamanın petrolizasyonu artıp sonuçta orta; çıkan PPST de daha zehirli olmaktadır. Kirlilik konusunda hiçbir güvenli düzey olmadığını savunan Heiko, mopetlerin bile yas kapsamına alınmasını önermektedir. Heiko'nun da belirttiği gibi saatte 3 milden az bir hızla seyreden bir tek dizel motorlu için biçme makinesi bile bir mahalleyi kaplayan bir alanda bir Pazar akşamının tam 3 saatini petrolize edebilmektedir.
Ne var ki petrol tüketimine konulan bu yasak, sorunun yarısını çözebilecektir. İslam ülkeleri tarafından başlatılan ham zamanın fiyatını saat başına 8.50 dolara yükseltme girişimi, Zaman Tüketen Ülkeler Örgütü’nün direnişi karşısında başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak Batı Almanya şu anda bile saat başına 18.75 dolar, yani ortalama Amerikalı tüketicinin ödeyebileceğinin iki katını ödemektedir.

Etiketler: ,

Salı

kaldığım yerden devam edersem..

zaman metinleri'nde en son ursula k. leguin'in bir öyküsüne yer vermiş ve bunun aklıma geliş ve bloga aktarılış sebebi olarak da, yine zaman metinleri'nin son demlerinde yayımladığım, melih cevdet'in "öğle uykusundan uyanırken"inde geçen bir cümleyi göstermiştim: "Hayvanların en büyük korkusu insan olmaktır."

evet, bu cümle aklıma hemen ursula k. leguin'in sevdiğim bu öyküsünü getirmişti. e tabii konuyla ilgisini de kurarak bahanemi hazırladıktan sonra öyküye yer verebilirdim. şimdiki bahanem ise görüldüğü gibi, kaldığım yerden devam etmek... öykü yine huzurlarınızda...

Kadın kocasını anlatıyor

iyi bir koca, iyi bir babaydı. Anlamıyorum, inanmıyorum. Gerçek olduğuna inanamıyorum. Gözlerimle gördüm, ama gerçek olamaz. Her zaman çok ince biriydi. Onu çocuklarla oynarken görseydiniz bir kez; onu çocuklarla oynarken gören hiç kimse onda kötülük olduğuna; en ufak bir şey olduğuna inanamazdı. Onunla ilk karşılaştığımda Kaynak Gölü'nün karşı yakasında, annesiyle birlikte yaşıyordu; onları, anne ve oğul sık sık görür, ailesiyle bu kadar iyi geçinen bu genç adamın tanımaya değer biri olduğunu düşünürdüm. Sonra bir keresinde ormanda tek başıma yürürken avdan geldiğini gördüm. Bir şey yakalayamamıştı, tek bir tarla faresi bile, ama bu moralini bozmamıştı. Sabah havasının tadını çıka­rarak geziniyordu. En hoşlandığım yanlarından ilki bu oldu. Hiçbir şeyi fazla takmıyor, işler istediği gibi gitmedi diye hırıldanıp homurdanmıyordu. Böylece konuşmaya başladık. Ve bundan sonra her şey yolunda gitti herhalde ki kısa süre sonra buradan ayrılmaz olmuştu. Ve kız kardeşim şey dedi - bu arada annemle babam evvelki yıl güneye göçüp burasını bize bırakmışlardı- kızkardeşim biraz sitemli ama ciddi "Pekâlâ, her gün gece yarısına kadar burada kalacaksa bana yer yok sanırım!» dedi. Ve gitti. Çekip gitti. Birbirimize hep yakındık, kız kardeşim ve ben. Bu hiç değişmedi. Zor zamanda onsuz yapamazdım.
Böylece, o buraya gelip benimle yaşamaya başladı. Bütün söyleyebileceğim şu, hayatımın en mutlu yılıydı. Bana karşı o kadar iyiydi ki. Çok çalışkandı. Hiç tembellik etmezdi, iriyarıydı, yakışıklıydı. Herkes ona bakakalırdı, eee öyle gencecik birine kim bakmaz ki? Gece toplantılarında, hep ona şarkı söyletirlerdi. Öylesine güzeldi sesi; güçlü bir şekilde şarkıyı başlatır, diğerleri ince ve kalın seslerle ona katılırlardı. Şimdi düşününce tüylerim diken diken oluyor, çocuklar daha küçükken toplantılara katılamadığım zamanlarda, ağaçların arasından bana ulaşan sesi ve ay ışığı, yaz; geceleri, parlayan dolunay. O kadar güzel bir şey duyamayacağım bir daha. Böyle bir coşkuyu tanımayacağım hiç.
Ay yüzündenmiş, öyle diyorlar. Ay yüzünden, bir de kan. Ba­basının kanında varmış. Babasını hiç tanımadım, kimbilir ne ol­muştur şimdi? Beyazsu taraflarından geliyordu, buralarda hiç akra­bası yoktu. Hep oraya geri döndüğünü düşünürdüm, ama şimdi bilemiyorum. Kocamın başına gelenlerden sonra onun lafı çok geçti. Hakkında hikâyeler anlattılar. Kanındaki bir şeymiş, öyle di­yorlar, hiçbir şey çıkmayabilirmiş, çıkarsa da ayın halleri yüzün­den çıkarmış. Hep, ay karardığında olurmuş. Herkes evine gitmiş uyurken. Kanındaki lanetten gelen bir şeymiş, öyle diyorlar ve uyuyamadığı için ayağa kalkar yakıcı güneşe doğru gidermiş, her zaman tek başına -kendi gibileri bulmak için diyorlar.
Öyle de olabilir gerçekten. Çünkü kocam yapardı bunu. Doğrulup sorardım, "Nereye gidiyorsun" ve o da cevap verirdi, "Haa, şeye, ava, akşama gelirim", başka biri gibi olurdu, sesi bile farklı gelirdi. Ama çok uykum olurdu, çocukları uyandırmak istemezdim, o da o kadar iyi ve sorumluluk sahibi biriydi ki "Neden?", "Nereye" falan diye sormak hiç aklımın ucundan geçmezdi.
Yani, bilemedin üç veya dört kez oldu. geç saatte bitkin bir şekilde gelirdi ve onun kadar iyi huylu birinden beklenmeyecek kadar aksi
olurdu; iki çift laf etmek bile istemezdi. Herkes arada bir aksileşir, bu zamanlarda da üstüne üstüne gitmek işe yaramaz diye düşünüyordum. Ama beni endişelendirmeye başlamıştı. Gitmesi değil, öyle yorgun ve garip bir halde gelmesi. Kokusu bile garip oluyordu. Tüylerim ürperdi. Dayanamayıp söyledim, "Bu ne, bu kokular? Her yanını sarmış!" O da dedi ki 'Bilmiyorum" böyle kestirip attı ve uyur gibi yaptı. Ama benim fark etmediğimi düşündüğü bir sırada kalkıp iyice yıkandı. Ama o kokular günlerce tüylerinden çıkmadı ve yatağımıza bile sindi.
Sonra da o korkunç şey. Nasıl anlatmalı, bilemiyorum. Aklıma gelince ağlamak geliyor içimden, En küçük yavrumuz, küçük bebeğim babasından birdenbire uzaklaştı. Bir gecede. O geldiğinde korkudan donakalıp şöyle bir baktı, sonra ağlamaya başladı ve ar­kama saklandı. Daha tam konuşamıyordu, ama sürekli "Gönder şunu, gönder şunu" deyip duruyordu.
Bunu işittiği zaman gözlerindeki o bir anlık bakış. Asla hatırlamak istemediğim bir şey bu. Unutamadığım bir şey. Kendi çocuğuna bakarken gözlerinin aldığı o ifade.
Çocuğa döndüm, "Çok ayıp, ne oldu sana!" diye azarladım onu, ama bir yandan da sımsıkı tutuyordum, çünkü ben de korkmuştum. Korkudan tir tir titriyordum.
0 da o zaman uzaklara bakıp "Herhalde kötü bir rüya gördü" gibisinden bir şeyler söyledi ve öyle geçiştirdi. Ya da öyle yapma­ya çalıştı. Ben de öyle. Ve babasından korkup deliye dönen bebeği­me gerçekten sinirlendim. Ama elinden başka bir şey gelmiyordu ve ben de onu değiştiremezdim.
Bütün gün bizden uzak durdu. Çünkü biliyordu sanırım, ayın kararması başlamak üzereydi.
İçerisi sıcak ve kapalıydı ve karanlıktı, hepimiz uyuyakalmış­tık, derken bir şey beni uyandırdı. Yanımda değildi. Girişten hafif bir gürültü geldi, kulak verdim. Ben de kalktım, çünkü dayanamıyordum artık. Girişe doğru gittim, orada ışık vardı, kapıdan gelen keskin güneş ışığı. Ve onu gördüm, dışarıda girişteki uzun çimenlerin yanında duruyordu. Başı o yana bu yana sallanıyordu. Derken oturdu, yorgun düşmüş gibiydi ve ayaklarına baktı. Kımıldamadan içeride durup onu seyrediyordum, neden bilmiyorum.
Ve neye baktığını gördüm. Değişimi gördüm. Önce ayakların­dan başladı. Uzuyorlardı, her bir ayağı uzadı, gerildi, başparmağı geriliyor, ayakları uzuyordu, etli ve beyaz, üzerlerinde hiç tüy yoktu.
Tüyleri tüm vücudundan dökülmeye başladı. Hepsi güneşte kuruyup gitmiş gibiydi. Baştan aşağı bembeyazdı, tıpkı bir solucanın derisi gibi. Ve yüzünü çevirdi. Ben bakarken o da değişiyordu. Düz­leşti, daha da düzleşti, ağzı düz ve genişti ve dişleri, düz ve bir örnek kulakları gitti, gözleri mavileşti - mavi, çevresinde beyaz halkalar olan bir mavi- o düz, yumuşak, beyaz suratıyla bana bakıyordu. Sonra iki ayağı üzerine dikildi. Onu gördüm, onu, aşkımı o iğrenç yaratığa dönüşürken gör­düm.
Kımıldayamıyordum, ama orada, girişte durmuş gün ışığına ba­karak kalakalmış tir tir titriyordum, çılgın, korkunç bir ulumaya dönüşen homurtu kopardım. Acılı bir uluma, bir korku uluması, bir çağrı uluması. Ve diğerleri de işitti, uyuyanlar bile uyandı.
Kocamın dönüştüğü o şey gözlerini dikip, uzun uzun baktı ve yüzünü evimizin girişine doğru uzattı. Ölüm korkusuyla donup kalmıştım, ama arkamda çocuklar uyanmıştı, bebek inliyordu. An­nelik öfkem kabardı birden, homurdanıp biraz ileri çıktım.
İnsan-şey etrafına bakmıyordu. İnsan yerlerinden gelenler gibi silahı yoktu. Ama uzun beyaz ayağı ile ağır bir dal parçasını yaka­lamış, ucunu evimize, üstüme doğru tutuyordu. Dalın ucuna dişle­rimi geçirdim ve zorlamaya başladım, çünkü insanın fırsatını bu­lursa çocuklarımızı öldüreceğini biliyordum. Ama o sırada kız kardeşim geliyordu. Başını eğerek kızgın güneşi gibi sarı gözleriy­le insanın üstüne doğru koştuğunu gördüm. İnsan ona doğru dönüp vurmak için dalı kaldırdı. Ama annelik öfkesiyle kapıdan fırladım; ötekiler de çağrımı duymuş geliyorlardı, bütün bir takım orada, kör edici aydınlıkta ve öğle güneşinin sıcağında bir araya gelmiştik.
İnsan bizlere baktı, yüksek sesle bağırdı ve tuttuğu dal parça­sını sallamaya başladı. Sonra korkuya kapılıp dağın aşağı tarafın­daki boş tarlalara ve ekim alanlarına doğru kaçmaya başladı. İki ayağı üzerinde sıçrayarak ve sallanarak koşuyordu ve biz de pe­şinden gittik.
En arkadan ben gidiyordum, çünkü aşkım, hala içimdeki öfke ve korkuyu engelliyordu. Koşarken onu yere devirdiklerini gör­düm. Kızkardeşimin dişleri gırtlağındaydı. Oraya gittiğimde öl­müştü. Diğerleri kanın tadı ve kokusu yüzünden ölünün yanından uzaklaşıyordu. Gençler korkuyla sinmiş ve bazıları ağlıyordu ve kız kardeşim ağzındaki tadı silmek için ağzını önayaklarına sürüp duruyordu. Yanına gittim, çünkü o şey ölünce büyünün, lanetin bo­zulacağını, kocamın -ölü veya diri- geri geleceğini düşünüyor­dum. Tek istediğim onu, gerçek aşkımı hakiki biçimiyle, tüm gü­zelliğiyle görmekti. Ama orada yatan yalnızca beyaz, kanlı, ölü bir insandı. Geri çekildik, çekildik, döndük ve tepelere, gölgeli orma­na, alacakaranlığa, güzelim karanlığa doğru kaçtık.

Etiketler: