zm_ndd

Pazartesi

Zaman çöplüğü


Orhan duru

Ortada bir devinim varsa, zaman da var orada. Parantez içinde zaman. Akış, hep ileriye doğru, kesintisiz bir akıntı. Bu olgunun etkinliğini, ağırlığını sırtımızda duyuyoruz kaçınılmaz biçimde. Zaman eskimeyi, yıpranmayı ve yozlanarak tozlanmayı getiriyor. Kendi başına bir kavram değil.
İşte bir öykü yazıyorum. Bir yerden bir sözcükle, bir tümce ile başlıyorum işe, sürdürüyorum öyküyü ve bir noktada tümce ile başlıyorum işe, sürdürüyo­rum öyküyü ve bir noktada bitiyor. Sonra yeni baştan alıyorum, kıyısını, köşe­sini düzeltiyorum. Kimi bölümlerini atıyorum, kimi bölümlerini törpülüyorum, yeni bölümler ekliyorum, böylece bir bütünlüğe, bir iç yapıya erişiyor. Burada, bu öykünün de bir zamanı var kendi içinde. Zaman içinde zaman. Buradaki za­man bambaşka. Oynayabiliyorum istediğim gibi. Geri gidebiliyorum, bir olayı baştan alabiliyorum. Sonundan başlayıp başında bitirebiliyorum. Geriye sayma yapabiliyorum. Geriye ve eskilere, geçmişe göz atabiliyorum, o da olmazsa ora­larda yaşayabiliyorum. Kurgusal bir zaman bu. Öykünün kendi zamanı. "Za­man zaman içinde, kalbur saman içinde." Gelin de ayıklayın zamanı belirli bir bütünlüğün içinden. Sonra her şey bitiyor. Öyküyü baskıya veriyorum. Betik olarak yayınlıyor ya da bir derginin sayfaları arasında yer alıyor. Okur bunu okumaya başladı mı oradaki yapışık özgün zamanın içine giriyor. Bitinceye dek o zamanı yaşıyor, ya da canı sıkılırsa bitirmeden kaldırıp atıyor.
Gerçek zaman içinde bunu yapamıyoruz. Kendi zamanımızı kaldırıp atamıyoruz Zamanımızın içinde dolaşıp duruyoruz. Kimi zamanını paraya çeviri­yor "Vakit nakittir" diyor ve bu söz atasözü oluyor. Kapitalizme giriş yapıyoruz. Kesemizin ağzını açıp ya da cüzdanımızı çıkarıp paralarımızı sayıyoruz şı­kır şıkır Bu da bir zaman sorunu. Kiminin hiç zamanı olmuyor, kimi zamanı boşuna harcıyor, belki başını bile kaşıyamıyor. Bu yüzden birdenbire başka so­runlarla karşılaşıyor. Kimi kişiler izliyor sevdiği ya da tutulduğu kadını büyük bir sabırla, sonra bir araya gelip sarıldıklarında duyuyor yüreğinin atışlarını bir saat gibi tik tak. Bu noktada zaman uzuyor ve sunuyor, bir dakika bir saat gibi geliyor. Beklemek bir işkence. İnsanın kendi içinde de bir saat var aslına bakar­sanız. Örneğin "Sabah altıda kalkacağım, uçağa yetişmem gerekli..." diyorum. Böyle diyerek yatıyorum. Gerçekten de sabah beynimin bir köşesinde bir çalar saat uyandırıyor beni, zıırr. Yataktan fırlıyorum gözlerimi oğuşturarak. Gene de trafik yoğun olduğu için zor yetişiyorum uçağa. Bu da ayrı bir öykü konusu olabilir, uçağı kaçırmış olabilirim tüm çabalarıma karşın. Çünkü çoğunlukla uçağı olmasa bile otobüsü kaçırıyoruz ulusça, aklımızı açırıyoruz, birileri ise köşeyi dönüyor ve eski sevgilisiyle yüz yüze geliyor. Buna önduyu diyorlar.
Kısacası zaman yaşamda önemli bir sorun. Yaşam canlılık demek, canlılık, kıpırtılık, kimyasal etkileşim, bu etkileşimin getirdiği sonuçlar, ivme ve hare­ket, radyoaktif maddelerdeki ayrışma, dünyanın güneş çevresinde 24 saatte dö­nüşü, ayın dolanımı ve ayın ondördüne basması, tüm bunlar ve daha başkaları yaşamın görüntüleri. Örneğin "Gece Leylayı ayın ondördü/ Koyda tenha yıkanırken gördü." diyor Yahya. Yahya da hep zamanla uğraşır. Böylece şiirleşir "ayın on­dördü" denilen zaman dilimi ve başkalaşır bildiğimiz dolunayların dışında. O zaman ay kabak gösteriyor yüzünü gece karanlığında hava kirliliği yoksa ya da bulutlar arasından süzülerek.
Örneğin "Artık demir almak günü gelmişse zamandan..." diyerek başlar. Za­man bir deniz, Yahya ise bir gemi. Ne müthiş bir eğretileme değil mi? İnsan en iyisi "Postacı" filmine gidip başka bir ozanın öğütlerini dinlemeli.
Eylem ve devinim, olayların birbirini izleyişi zamanı yaratıyor belki de. So­yut, alabildiğine soyut bir kavram. Öylesine soyut ve saydam ki, elle tutup yakalayamıyoruz. Egemen değiliz ona. Kimi zaman, zamanın nasıl geçtiğini bile­miyoruz. Lastik gibi uzayıp kısalıyor. Buna da Einstein'ın "Görecelik kavramı" diyorlar. Bizim zamane çocukları zamana kafa tutuyorlar, bu arada sapla sama­nı birbirine karıştırıyorlar. Ama biliyorum zaman uzay içinde giderken bir yer­lerde yavaşlıyor, bükülüyor, belki de ışık bu, bükülen, kendi üstüne katlanıyor. Şu kadarını belirteyim, "Big Bang" olmasaydı zaman olur muydu? İşte "Big Bang" oluyor ve onun gürültüsünden gözümüze uyku girmiyor. Şimdi bir de eski görüntülerin peşinde koşuyorlar evrenin yaradılışını yakalamak için. Işık hızından hızlı giden bir uzay gemisi yapılsa, evrenin oluşumu ile ilgili ilk gö­rüntülerim yakalayabileceğiz. Geriye doğru gidip ilk TV yayınlarını, rating kaygısı olmadan, ikinci Dünya Savaşını, Birinci Dünya Savaşını, daha geriye giderek ilk elektrik ampulünü, aydınlanma dönemini ve Fransız Devrimini, daha da geride dinozorları ve ilk insanları görebileceğiz, tam maymundan inerken. Bilim-kurgu yazınındaki zaman yolculukları da bu düşüncelerden kaynak­lanıyor. Gerçi daha yüzyılın başında H.G. VVells "Zaman Makinası"nı yazmıştı, düş gücü zaman filan dinlemez diyerek. Daha sonra "zaman tünelleri"ne girip çıktık düşlerimizde. Doğal olarak böyle yapınca paradokslarla karşılaşıyoruz. İnsan böyle bir zaman tünelinde büyükbabası ile karşılaşıyor, o da olmadı ken­disiyle toslaşıp kendini daha yakından tanıyabiliyor.
Zaman içinde geriye gitmek, ileriye gitmekten daha güç sanıyorum. Geç­mişi sürekli oluşturuyoruz. Onun adına tarih diyorlar. Sonra o geçmişe bakıp çok bağlanarak kimi önemli günleri kutluyoruz. Ben de sizin doğum gününüzü kutluyorum. Başarılar diliyorum. Gelecek ise belirsiz ve sonsuz olanaklar var. Orada da alın yazısı çıkıyor karşımıza. Ya evrenin bir köşesinde bulunan dev bilgisayar geleceğimizi programlamış ve bunu bir diskete almışsa, ya da biz in­ternete girip geleceğimizi okuyabiliyorsak. Ama bu ötekinden daha kolay gene de.Geriye gidince zaman çöplüğüne düşüyorum ve bu çöplüğe atılmış zaman kırıntılarını ve ayrıntılarını karıştırıyorum. Bunların arasında tutunabileceğim bir dal arıyorum. Sonra sorular geliyor: Niye bir saat 60 dakika, niye bir dakika 60 saniye, niye bir gün 24 saat, niye bir yıl 365 gün? Çöplükte bunların yanıtını bulamıyorum. Herkes eski sevgililerini, eski deneyimlerini, eski tasarımlarını, başarısızlıklarını, göz yaşlarını ve pişmanlıklarını arıyor hayalet gibi dolaşırken zaman çöplüğünde. "Şimdi" ise avucumuzdan su gibi kaçıyor. Zaman çöplüğü gittikçe büyüyor. Biz bu çöplükte yavaş yavaş eriyoruz. Zamanı sil baştan yap­manın olasılığını arıyoruz. Sayaçlara ve saatlere dikmişiz gözlerimizi. Salonda­ki eski saat de her saat başı çalıyor ve her seferinde bir guguk kuşu dışarı çıkıp bağırdıktan sonra içeri giriyor.

cogito, 1997

Etiketler: